Forum Mesajları

gezibahcesi
08 Şub 2020
In Uçak ile Avrupa Gezisi
0
0
7
gezibahcesi
08 Şub 2020
In Uçak ile Avrupa Gezisi
0
0
9
gezibahcesi
23 Oca 2020
In GeziBahçe
Sevgililer Günü, her çiftin hayatında, paylaştıkları eşsiz bağı yeniden yaşamaya çalıştıkları ve bir yerlerde birisinin nihayet bir özel kişiye kendileri için ne kadar anlam ifade ettiğini söylemeye karar verdiği gündür. Durum ne olursa olsun, bu gün çok önemlidir ve bunu keyifli bir şekilde harcamak önemlidir. Seyahat etmekten daha zevkli olan nedir? Bu yüzden size Sevgililer Günü'nde ziyaret edilecek en romantik 14 yer listesini sunuyorum. Paris Fransa Ciddi bir romantik kaçamak arıyorsanız, Paris - dünyadaki en romantik yer. Kendi başınıza keşfetmek harika, ama önemli olanınızla ziyaret etmeniz kesinlikle özel bir şey. Yani, sadece Sevgililer Günü için mükemmel. Bir yürüyüşe çıkın, muhteşem simge yapılarına bakın ve bir fincan kahve veya sıcak çikolata ve kruvasan almak için birçok şirin kafeden birini ziyaret edin. Parıldayan ışıkları Paris'i dünyanın en romantik şehri yapan simge olan Eyfel Kulesi'ne göz atın. Şehrin en iyi manzarasını görmek için Arc de Triomphe'nin tepesine tırmanın. Ayrıca, Paris'in en romantik yürüyüşü için Montmartre semtine gittiğinizden emin olun. Viyana - Avusturya Viyana tarihi ve kültürel mirasla dolu bir şehir - çok seveceksiniz! Şaşırtıcı kaleleri, kiliseleri ve müzeleri gibi orada keşfedilecek çok şey var. En güzel ve popüler kaleler kesinlikle Schönbrunn Sarayı, Hofburg ve Belvedere Sarayı'dır. Odalarını keşfedebilir veya muhteşem bahçelerinde romantik bir yürüyüş yapabilirsiniz. Kiliseler söz konusu olduğunda, en güzel olanlardan biri barok St. Charles Kilisesi veya Karlskirche'dir - hatta bir kez bu kilisenin önünde bir evlilik teklifine tanık olduk. Marakeş, Fas Marakeş'i dünyadaki en romantik yer olarak düşünmeyebilirsiniz, ama kesinlikle güzel bir Sevgililer Günü hedefi. Atlas Dağları'nın eteklerinde yer alan Marakeş, tüm sokaklarındaki özel atmosferi ile harika bir tarihi şehirdir eşinizle keşfetmeyi çok seveceksiniz. Marakeş'teyken, Jemaa el-Fnaa adlı ana meydanı kaçıramazsınız gündüz bazı yılan oynatıcıları, kına dövme sanatçıları ve diğer çeşitli eğlenceleri ve geceleri kuzu, portakal suyu ve diğer spesiyalleri olan yiyecek tezgahları göreceksiniz. Biraz rahatlamak istiyorsanız, Fas'ın en popüler yerlerinden biri olan Jardin Majorelle'ye göz atın, akarsuları ve 300'den fazla bitki türü olan sakin bir bahçe şehir gürültüsünden çıkmak için mükemmel bir yer. Santorini, Yunanistan İlişki hedefleri hakkında konuştuğumuzda, sık sık beyaz Oia köyünü, geniş mavi okyanusu ve güneş ışığında parlayan iki şampanya bardağını resmediyoruz. Sevgililer Günü, sevdiğiniz ile kutlamak için gideceğiniz yer budur. İkiniz de Oia'dan Fira'ya doğru yürüyebilir, siyah plajda güneşli bir gün geçirebilir, özel katamaranınıza yelken açabilir ve köyün geleneksel mağara evlerinde yaşayabilirsiniz. Bir şarap turu kaçışınıza cazibe katacak ve her ikiniz de tarih meraklılarıysanız, Akrotiri gibi önemli keşfetmeyi seveceğiniz birçok arkeolojik site var. Roma, İtalya Roma, İtalya'nın başkenti ve en güzel ve romantik şehirlerinden biri ve otantik eski dünya cazibesi ile mükemmel bir Sevgililer Günü kaçamağı. Görülecek çok şey var, bazıları Kolezyum, Roma Forumu - Cumhuriyet Roma'nın odak noktası ve Pantheon - bir zamanlar pagan tapınağı ve daha sonra kilise. Binlerce daha fazla yer işareti var ve önemli diğerlerinizle romantik bir yürüyüşe çıkarsanız - birçok harika Barok kilise ve binanın yanı sıra romantik bir akşam yemeği yiyebileceğiniz romantik kafe ve restoranlar bulacaksınız. İstanbul, Türkiye İstanbul, tabii ki bu şehri unutmak olmazdı . Doğu ile Batı'yı, iki kıtayı ve iki farklı kültürü birbirine bağlayan muhteşem bir şehirdir. İki kıtada bulunan en büyük şehir ve kesinlikle en güzel şehir. Görmek için o kadar çok şey var ki, bu muhteşem metropolde dolaşırken günler geçireceksiniz, Bu muhteşem şehirde alabileceğiniz birkaç romantik yürüyüş var, bunlardan biri kesinlikle Avrupa ve Asya'yı bağlayan Boğaziçi Boğazı.Asya kıtasında gezeceğiniz sahil kısmı . Prens adaları ayrıca Sevgililer Gününde yapacağınız bir yürüyüş unutulmaz kılar. Galata Kulesine çıkıp İstanbul kanatlarınız altında bir resim çekebilirsiniz. Agra, Hindistan Agra'da, sevgiyi en çarpıcı romantizm özetinde yeniden keşfedeceksiniz - Sevgililer Günü'ne gitmek için en iyi yerlerden biri olan Taj Mahal. The Oberoi Hotel'de kalın ve Taj'ın görkemli ihtişamıyla tadını çıkarırken, diğer önemli arkadaşlarınızla birlikte cömert bir akşam geçirin. Agra'nın ilham verici Instagram gönderileri için başka tarihi yapıları da var! Yakındaki Fatehpur Sikri turu için bir gün ayırın. Seyşeller 100'den fazla adaya sahip bir takımada olan Seyşeller, mükemmel beyaz kumlu plajları ve gerçek bir balayı cenneti olarak bilinir, bu yüzden Sevgililer Günü için mükemmeldir. Bu adaların her birinin sunabileceği eşsiz bir şey var - tropikal ormanlar, izole plajlar, endemik türler ve benzersiz kültürel miras. En ilginç olanı, bu adaların çoğunun tamamen ıssız olmasıdır. Seyşel Adaları'nın üç ana adası var - Mahé, Praslin ve La Digue ve bunların her birinde görülecek güzel bir şey var. Ancak hangi adayı seçerseniz seçin, ister sahilde romantik bir akşam, ister otelinizde sağlık bakımı olsun, tonlarca romantik yer ve önemli diğerlerinizle ilgili şeyler bulacaksınız. Kumarakom, Hindistan Sevgililer gününüzü, 2020 Sevgililer Günü için Hindistan'ın en romantik yerleri arasında yer alan bozulmamış Kumarakom kentinin şirin önemsiz sularında geçirin. Tekne ile yavaşça pürüzsüz, lotus yüklü sularda ilerlerken sevgilinizin kollarında kalıcı vaatlerde bulunun ve Güney Hindistan'ın pitoresk manzaraları. Aslında, sadece birkaç saatlik işler değil, geceyi rahat yatak odaları, oturma alanı, ebeveyn banyosu ve mini mutfak içeren geleneksel yüzen evlerde geçirmeyi bile seçebilirsiniz. Bali, Endonezya Dünyanın en romantik, gerçekten çok yönlü destinasyonlarından biri olan Bali, hareketli gece hayatı ve hipnotik plajları ile sizi büyüleyecek. İster macera sporları isterse de sadece lüks bir konaklama için boş zaman geçiriyor olun, Endonezya'daki bu ada varış noktası her şeye sahiptir. Yıl boyu süren hoş iklimi sayesinde, ne zaman isterseniz Bali'yi ziyaret edebilirsiniz, ancak elbette, Sevgililer Günü yeterince bahane! Yani, bu Sevgiler Günü uluslararası bir saklanma yerini ziyaret etmeyi düşünüyorsanız, bütçeniz varsa, cevabınızı buldunuz. Maldivler Maldivler şüphesiz dünyanın en güzel adalarıdır. Maldivlerin plajları, lagünleri, mercan resifleri ve deniz yaşamı gerçekten olağanüstü - burası tüplü dalış için dünyanın en iyi yerlerinden biri. Kuşkusuz, turkuaz mavisi deniz ve su altı villaları tüm dünyada balayı çiftleri için bir mıknatıs görevi görüyor. Ve bunu balayında kaçırmak zorunda kalırsan, telafi etmek için her zaman Sevgililer Günü vardır. Maldivler, özellikle lüks, su sporları ve plaj kenarında boş zamanlarında vakit geçiren çiftler için ideal bir yerdir. Srinagar, Cammu ve Keşmir, Hindistan Keşmir'deki Srinagar'ın beyaz, karlı manzaralarından romantizm için daha iyi bir yer nedir? Tutkulu bir kartopu savaşı yapın ve Sevgililer Günü'ne gitmek için en tatlı yerlerden birinde birbirinizin cazibesine katılın. Kaçışınızın daha da güzel bir deneyimi için Dal Gölü'ndeki yüzen evlerde kalmanızı önemle tavsiye ederiz. Dal Gölü'nde bir shikhara yolculuğu sırasında gün batımı manzaralarını kaçırmayın. Fiji Adaları İster balayınızı planlayın, isterse bir macera arayın, Fiji mükemmel bir egzotik varış noktası olarak ortaya çıkıyor. Güney Pasifik Okyanusu'ndaki en doğal takımadalardan biridir. Bu takımadalardaki 333 ada arasında yanlış bir seçim yapamazsınız, hepsi çok sayıda palmiye kaplı plajı, 200 korumalı deniz parkı, kanyon, mangrov ormanları, şelaleler ve doğal havuzlarla mükemmel cennet destinasyonlarıdır. Fiji Adaları'nda bulabileceğiniz muhteşem plajlardan bazılarını rahatlatmanın yanı sıra, yapacak çok ilginç şey var. Muhteşem mercan resifleri üzerinde şnorkelle dalış yapabilir veya dalış yapabilir ve daha yakından keşfedebilir, manta ışınları ve deniz kaplumbağaları ile yüzebilir, hatta yeterince cesursanız köpekbalıkları yapabilirsiniz. Fiji Adaları'nda daha eksiksiz bir deneyim istiyorsanız, ormanlarında yürüyüşe çıkın ve etrafınızdaki vahşi doğayı keşfedin. Bruges, Belçika Bruges gerçek bir masal gibi hisseden küçük bir Belçika şehridir. O kadar muhteşem ki nefesinizi kesecek - ortaçağ mimarisi, küçük evleri, kanalları, muhteşem sarayları ve şapelleri ile bu küçük şehir böyle romantik bir yer haline getiriyor. Zarif ve pitoresk mimarisini ve kanallarını çok seveceksiniz - çok Instagramlanabilir. Muhteşem 13. yüzyıl çan kulesine göz atın - manzaranın tadını çıkarmak için 336 adım tırmanmanız gerekiyor ama buna değer. Bu şehrin sokaklarına adım attığınızda romantizmi düşünmek imkansızdır, bu yüzden Sevgililer Günü'nde ziyaret etmeye tamamen değer. #sevgililergünü2020 #sevgililergünügidilecekyerler #sevgililergününeyapılır #sevgililergünüseyahat
2020 Sevgililer Günü'nde Ziyaret Edilecek 14 Romantik Yer
 content media
0
0
44
gezibahcesi
22 Oca 2020
In GeziBahçe
Mevlana Kafe Rodos Gezilecek Yerler arasında Sokrates Caddesi'nin (no. 76) ortasında, Rodos Ortaçağ Şehri'nin merkezinde, modern turistik dükkanlar arasında Türk Kafe'yi bulabilirsiniz. Eski zamanda kalmış bir not, çünkü eski şehrin yaşamını anımsatan tek otantik mekân, bir markanın çok kültürlü kimliğini yansıtan ticari markası. Unutmayalım ki, Yunanistan ve Türkiye arasındaki büyük nüfus alışverişi sırasında, 1922'den kısa bir süre sonra Rodos ve Oniki Adalar bir İtalyan kolonisidir. Dolayısıyla Türk azınlığın göç etmek için bir nedeni yoktu ve onun için yerinde kaldı. Türk kahvesi ve elle boyanmış tabelaya göre "Bakır Karakuzu Kahve ve Kahve Dükkanı" yıllardır Türk toplumunun merkezi olmuştur. Bitişikteki depo ise eskiden Türk toplumunun toplanma yeri idi. Eski fotograflara bakarsak nargile içen , eski parke taşı üzerinde dar kaldırımda kafelerini yudumlarken Türklerin fotoğrafı var. Ne yazık ki, eski sahibin fotoğrafını çekemedim, çünkü sahibi öldü ve bir süre kapalı kaldı. Şimdi ise aynı aileden kafeden sorumlu İraklis kafeyi işletiyor . Bana Türk kahvesi ısmarladıktan sonra biraz sohbet ettik . "Dükkanın içinde bulunan kahve öğütme makinesi tarafından 40 kilodan fazla kahve, günlük tüketiliyordu , kahve içi de çok kalabalık olduğunu söyledi. Artık sadece turistler tarafından ziyaret ediliyor çünkü Türk mahallesi ve eski pazar Rodos'un en ticari caddesi haline geldi. " Gerçekten de, kahve makinesi (Diamant markası) müze kafesinin sergilerinden biridir. Bir fırında kahve, muhteşem çakıl tabanına bakan, güzel yastıklı düşük tonlar, Osmanlı tarzı çömleklerin ortasında, eski bir fonograf gibi eski antika kaplar, hayatınızda biraz seyahat etmeniz gereken tek şey. 200 yıl boyunca hizmet veriyor . Türk Kahvesi her gün açıktır: 09.00-2300 #rodos #rodosgezirehberi #rodosgezilecekyerler #rodostatil
Rodos Adası'nda bir Türk Kahvesi  content media
0
0
57
gezibahcesi
16 Kas 2019
In İstanbul Gezileri
Dünyanın kuruluşundan bu yana haritada olan ve üzerinde insan yaşayan yerlere "Yeni" yaftası yakıştırmak avantür bir zorlamadan başka bir anlam ifade etmez. Yeni kıta, yeni şehir, yeni köy.. Yeniköy Boğazın en eski köylerinden biri olarak dikkat çeker. Büyük iskender'in babası Philippe'in komutanlarından Demetrios, bir yaz günü burada Bizanslılarla büyük bir deniz savaşı yapmıştır. Hava öylesine bunalticidır ki o günün anısına Istinye ile Tarabya arasında yer alan bu semte "sıcak gün" anlamına gelen "Termemeria" adı verilir. Demetrios, savaşı kaybedince karaya ayak basmadan ülkesine döner. Mehmet istanbul'u alınca Romanya'nın "Geri" bölgesinden gelen Ulahlar buraya yerleştirilir. Çağlar boyunca sahile damgasini vuran "Termemeria" ismi böylece bir kenara bırakılır. Artık buranın ismi "Geriköy"dür. Bir süre sonra Muhteşem Süleyman tarih sahnesine çikar. Köyün adi içine sinmez. Küçücük bir semt, cihan padişahına direnecek değildir. Süleyman'ın isteği doğrultusunda semtin adı bir kez daha değiştirilip "Yeniköy" olur. Zaten Rumlar da buraya "Yeniköy" anlamına gelen "Neo Horion" demektedirler. Kürk tüccarı Yorgo Fotiyadis, semtin 19. yüzyıldaki tanınmis simaları arasındadır. Zamanla tipki burası gibi Fotiyadis'in adı da değişir. Üstelik tüccar yeni adıyla Yeniköy'deki bir sokağa da isim babaliğı yapacaktir: Kürkçü Faik Sokağı. Fotiyadis ya da Faik'in torunu, onun sokağındaki Ayios Nikolas Kilisesi'nde vaftiz edilir. Bu çocuk yillar sonra Arnavutkaldırımlarında yürüdüğü, ceviz ağaçlarının arasında huzur bulduğu semte minnet borcunu "Neohori" adini verdiği şiirle ödemeye çalışır "Akşamdan yürüyüşe çıkarsın, Önündeki ceviz ağaçlarını bulursun Artik yoluna devam etmene gerek yok Neohori'den daha güzel olan nereyi bulacaksın?" Bu dizeler anne tarafından Yeniköylü olan dünyaca ünlü Yu nan şair Konstantin Kavafis'e aittir... Kavafis Istanbul'a iki kez gelir. ilkinde henüz bir bebektir. ikinci gelişinde üç yıl Yeniköy'de kalır. O sıralarda artık 19 yaşında bir delikanlıdır. Annesi Hariklia, kocasını kaybettikten sonra bir süre daha, çok mutlu günler geçirdiği iskenderiye'de yaşamak için direnir ancak olmaz. Üç çocuğunu da yanına alıp Istanbul'daki baba evine taşınır. Belki de dünya şairi Kafavis'i tanımamızın ardında bu dramatik öykü bulunmaktadir. Çünkü genç Kavafis, istanbul'a ve Yeniköy'e vurulur. Açıkçasi hayatinin en verimli ve mutlu yıllarını da burada geçirmiştir. Yeniköy'de yazip biriktirdiği şiirlerini 40 yaşından sonra yayımlamaya başlar. Bu şiirlerler arasında biri özellikle dikkat çekicidir: "Bir başka ülkeye, bir başka denize giderim dedin. Bundan daha iyi bir başka şehir bulunur elbet. Her çabam kaderin olumsuz yargisıyla karşı karşıya bir ceset gibi- gömülü kalbim Aklim daha ne kadar kalacak bu çorak ülkede? Yüzümü nereye çevirsem, nereye baksam kara yıkıntılarını görüyorum ömrümün boşuna bunca yılı tükettiğim ülkede Yeni bir ülke bulamazsın, başka bir deniz bulamazsın bu şehir arkandan gelecektir. Sen gene aynı sokaklarda dolaşacaksin. Aynı mahallede koşacaksın; aynı evlerde kir düşecek saçlarına. Dönüp dolaşip bu şehre geleceksin sonunda. Başka bir şey umma Ömrünü nasıl tükettiysen burada, bu köşecikte, öyle tükettin demektir bütün yeryüzünde" Açıkçası şiir dinleyene Yeniköy kokusu sinmiş gibi bir his verir. Ne var ki Kavafis dizeleriyle çelişir. Sadece üç yıl kalıp vurulduğu Yeniköy'e bir daha hiç dönmez. 29 Nisan 1933 günü Uunanistan'da öldüğünde 80 yaşındadir... Kürkçü Faik Sokağı denize iner... Yenikoy'den daha güzel bir yer mi ? Daha güzel neresi olacak ? Kaynak %100 İstanbul Tarih Mekan ve Sırlar Erik ACARER
Eski Köye Yeni Adet 

 content media
0
0
89
gezibahcesi
14 Eki 2019
In İstanbul Gezileri
GEMİDEN BOZMA ŞADIRVAN 7 Aralık 1941 sabahı, Havai'nin masmavi suları bombalarla dalgalanacaktır. Japon Imparatorluk Donanması sürpriz bir kararla Pearl Harbor'a saldırır. Saldırı Birleşik Devletler Donanmasi'nin Pasifik filosu ve onu koruyan Ordu Hava Kuvvetleri ile Deniz Piyadeleri'ni hedef almiştır. Operasyon Büyük Okyanus'ta kuvvetle muhtemel bir Amerikan askeri müdahalesini önlemek için gerçekleştirilir. Saldırı sonucunda 12 Amerikan savaş gemisi ciddi şekilde hasara uğrar ya da batar. 2403 Amerikan askeri ve 68 sivil yaşaminı yitirir.Ne var ki Pearl Harbor baskinı askeri açidan büyük bir başarı olarak değer kazanmaz.Japonya'da başarı çığlıkları atılırken, Japon Amirali Isoroku Yamamoto saldirıyı özetleyen cümleyi tarih sayfalarına iliştirecektir. "Uyuyan bir devi uyandirdik. " Baskin sirasında limanda olmayan Amerikan Donanmasi'nın büyük bir bölümü kurtulmuştur. Bunun dışında, büyük bir gemide bombardimanı hiç yara almadan atlatir. Üstelik bu gemi limanda demirlidir. Japonlar, tepesinde kızıl Haç dalgalanan Solace'e dokunmazlar "Teselli" anlamina gelen hastane gemisi, ikinci Dünya Savaşı sonunda 25 bin askerin havatinı kurtaran bir kahraman olarak mağrur bir ifadeyle gülümsemektedir. Teselli, gözü yaşlı annelerin yaralarını sarıp hafifleten bir figüre dönüşür. Solace, savaş bittikten sonra güvertesinde tedavi gören askerlerin kurduğu savaskarşıti birliğin sembolü olur. Savaşın kara dumanı içinde, beyaz bir güvercin gibi uçan geminin silueti madalyaların üzerine kazinir.Amerikan hükümeti gönüllerde barış tohumlarının yeşermesinden rahatsiz olur. Savaş karşıtı bir sembole dönüşen gemiden kurtulma planları yapılır. Solace, tüm bu sıradışı gelişmelerin sonucunda satışa çıkarılır alicı Türkiye Cumhuriyeti'dir. Gemi, teselliyi Akdeniz'in ılık sularinda bulur. Solace yazısının yerine "Ankara", yazılır. Savaştan çıkan gemi, Avrupa'yı gezerek bacasına, kamaralarına, güvertesine sinen gam ve kasavetten kurtulmaya çalışır. Turistik bir misyon yüklenen gemi, Şefik Kaptan kumandasında keyifli Avrupa gezilerine ismini kazıyacaktır . Gemi 70'li yılların sonunda iyice yaşlanıp çarktan, pervaneden kesilince, jilet yapılmak üzere izmir Tersanesi'ne çekilir.Efsane bitmek üzeredir. "Ankara" ya da "Teselli" gemisi izmir'de ince kıyım halince paketlenmeyi beklemektedir. Aynı dönemde Çorlulu Ali Paşa Cami'nin restorasyon çalışmalarına başlanır. Tadilat başarıyla sürerken, is camiye ait şadırvan bölümünde tikanır. Şadırvanın tepesi kursundan yapıldığı için onarımı sırasında bol miktarda kurşuna intiyac duyulur. Türkiye'de tüp, yağ, benzin kuyruklarında ömür cürütülen bir donem yaşanmaktadır. Her şeyin karaborsada oldugu bir dönemde, kurşun bulmak büyük bir sorun haline gelir. Şadirvan boynunu büktü bükecek denirken, İzmir tersanesinden umut dolu bir haber gelir. Parçalanmayı bekleyen gemide şadırvanın ihtiyacını karşılamaya yetecek kurşun bulunmaktadır.Uzmanlar, bu işe akıl sır erdiremez. Teknik açıdan gemide kurşun bulunması imkansizdir. Ancak sonunda her şey açıklık kazanır. Geminin röntgen odası olarak kullanılan bir kamarası, radyasyonun dişarı sızmasını önlemek amacıyla kurşunla kaplanmiştir.Kurşun getirilip Corlulu Ali Paşa Camisi'nin şadırvan bölümüne yamanir. Cami restorasyonu tamamlanmıştır. Çorlulu Ali Paşa Cami, Sultanahmet'ten Beyazıt'a giden yol üzerinde, mağrur bir ifadeyle gülümser. 1670 yılinda Çorlu'da doğan Ali, zekâsı ve yeteneği sayesinde istanbul'da sivrilir. Kapıcıbaşı Türkmen Kara Bayram Ağa'nın evlatlğı olarak himaye edilecektir. Önce Galata Sarayı'nda ardindan da Enderun-u Hümayun'da yetiştirilir. Kısa sürede yeteneğiyle sivrilir. Çorlulu Ali Paşa'nın başarıları çok geçmeden dikkat çekmeye başlar. II. Mustafa'nın kızıyla evlenerek saraya damat olur. Çeşitli yerlerde vezirlik ve kaymakamlık görevleri yaptıktan sonra III.Ahmet'in sadrazamı olur. Ali Paşa, devletin mali işleriyle ilgilenir, toplar döktürüp askeri ocakların düzenlenmesinde çaba gösterir. Bir yandan da saray masraflarını kontrol altina almak istemektedir.isvec-Rus savaşı sırasında Isveç'i destekler. Amacı ileride meydana gelebilecek muhtemel Rus-Osmanlı savaşında yorgun ve mağlup bir Rus ordusuyla karşı karşıya gelmektir.isveç'le yapilan savaştan Rusların galip çıkması, pusuda bekleyenlerin ekmeğine yağ sürer. Ali Paşa, aleyhine yapılan propagandalar sonucunda gözden düşer. Zaten sarayın masraflarıni kismak için çaba gösteren bir sadrazam, hiç istenmeyen bam tellerine dokunduğu için topun ağzindadır. Pek çok şey üst üste binince, Çorlulu Ali Paşa, sadaretten azledilerek Kefe'ye sürgüne gönderilir. Çok geçmeden Şeyhülislam Paşmakçızade Seyyid Ali Efendi'nin fetvasi ve padişahın fermanı ile ipi çekilecektir. Osmanli'da siyaset, ölümü göze almakla eş anlamlıdır. Çorlulu Ali Paşa da olacakları önceden sezmiş gibi davranir. Siyaset daginin zorlu zirve yoluna doğru yürüdüğü sırada, namı yürüsün ve unutulmasın diye adına bir cami külliyesi yaptıracaktır. Bu külliye bugün, kentin kalabalığı, boğucu havası ve karmaşası içinde nefes almak için imkân sunar. Bahçesinde çay ve nargile keyfi yaşanır. Üniversite öğrencileri, Beyazit esnafı, kent gezginleri bahçede bir arada soluklanır.Belki de Çorlulu Ali Paşa bir emekli kılığına bürünüp bir köşede oturmaktadır.İstanbul, her türlü hüzün, keder ve kalabalık içindeki yalnızlığa "teselli" firsatları da sunar.Çorlulu Ali Paşa Külliyesi'nde yer alan şadırvandan akan su,hem eski zamanlara hem de yakın tarihe, berrak bir cila atar.Medresenin şadırvanina elinizi uzatip su içerseniz, geçmişi hissedersiniz. Bir geminin külleriyle yeniden doğan şadırvan... İstanbul'da reenkarnasyona inanan martıların, "Yaşasın kültürlerin ve halkların kardeşliği, savaşa hayir!" çiğlıklarıyla süzüldügünü duyar gibi olursunuz. Kaynak %100 İstanbul Yazar Erk ACARER
Çorlulu Ali Paşa Medresesi
Pearl Harbor'a saldırısı
Ankara Gemisi
 content media
1
0
150
gezibahcesi
10 Eki 2019
In Türkiye Gezileri
MELEMEZ KÖYÜ Mersin'in Akdeniz İlçesinde bulunan Melemez (İhsaniye) Köyü ya da şimdiki adıyla Türkiye'nin tek Giritli Köyü olma özelliğini taşır. Girit göçmenlerinin yaşadığı köyde ara sıra festivaller de oluyor. Ayrıca bu köyde çok çeşit ev yapımı şarap da yapıyorlar. Melemez'in geçmişine gidersek Giritli göçmenlerin izlerini görebiliyorsunuz. 20. yüzyılın başlarında Sultan II. Abdülhamit Han tarafından Giritli göçmenler için yaptırılan evlerin bazıları ayakta. Dikkatle incelendiğinde, bu evler için özel bir plan uygulandığı hemen görülüyor. Büyükşehir yasasından sonra mahalleye dönüşen köydeki hummalı çalışma, her adımda göze çarpıyor. Köye geldiğinize değiyor. Hiçbir yerde tatma şansı bulamayacağınız farklı bir mutfak kültürüyle karşılaşıyorsunuz. Çoluk çocuk herkes seferber olmuş. Daha çok aile şirketi havası hissediliyor. Bu görüntü, sofraları daha da keyifli hale getiriyor. Kapı ve pencere kenarlarını mavi renkle boyamak bir Akdeniz kültürü. Böceklerin gelmesi bu şekilde engelleniyormuş . Hafta sonları ise bu köy çok yoğun; trekking tutkunları ve dağcıların uğrak noktası. Çünkü, bir yanda organik ürünleri satın alma şansınız varken bir yanda restoranlarında nefis Girit yemeklerini keyfini sürüyorsunuz. Sakinleri güler yüzle karşılıyorlar sizi. Davet ediyorlar, çeşitli ikramlarda bulunuyorlar. Bu atmosfer sizi etkiliyor, büyülüyor. Mersin'de yaşıyorsanız, konuklarınıza hikâyesi olan bir mekân arıyorsanız Melemez tam size göre . Yoğurtlu oğlak eti, ekşili oğlak eti, stifno, zibez, enginar dolması, enginar tatlısı, fava, papules salatası, kabak çiçeği dolması, eftazimo ekmeği, kuluraça, çahirez... Melemez dışında hiçbir yerde bulamazsınız bu lezzetleri. Nasıl Ulaşırsınız ? Mersin merkezden çok kolay ulaşım minibüsler ile . Özel araç ile ise 30 dk içinde merkeze varırsınız. Köye yaklaştıkça sizi tabelalar yönlendiriyor. Nerde Yemek Yenilir ? Mavi Yeşil & Kritimaz Girit Restoranı Restoranda Giritlilerin yaptığı özel şaraplar, Girit otlarından zeytinyağlılar, mezeler kısacası Girit yemekleri ve içkileri vardır. Ayrıca kahvaltı için de ideal bir mekan. Mersin ve Tarsus'tan özel araçla ulaşım da çok kolay.
Türkiye'nin tek Giritli Köyü Melemez content media
0
0
3k
gezibahcesi
08 Eki 2019
In İstanbul Gezileri
Detaylar bütünü oluşturur. 1660 yılında İstanbul'un Kapalı çarşısından sonra ikinci kapalı çarşı inşa edilir. Bu büyük pazar, IVMehmet' in annesi Hatice Turhan Sultan tarafından Mısır'dan gelen malların sergilenmesi için yaptırılır.Mısır'dan İstanbul'a gelen ticaret ürünleri olduğu gibi, Mısır 'a giden mallar da vardır. 1775 yılında Galata Limanı'ndan Mısır'a gitmek için kalkan bir tüccar gemisi boğaz sularından çıkamadan bir fırtınaya yakalanır fırtına içinden çıkmayı başaramaz kayalara çarparak parçalanır . Bu olaydan sonra dönemin padişahı Il. Osman, Ahırkapı'ya denizcilerin yollarını görebilmeleri için büyük bir fener yaptırır.Fenerin altında aydınlatmada kullanılacak malzemelerin istifleneceği bir bölüm ve hizmetli yatakhanesi inşa edilir. Çıkan yangınlar nedeniyle çeşitli dönemlerde tahribata uğrayan fener, Abdülmecit döneminde yeniden ve taştan yapılır. Ahırkapı feneri kırk metre yüksekliğindeki boyuyla Türkiye'nin Şile'den sonra ikinci büyük feneridir. O yıllarda büyük fitili zeytinyağıyla yakılan fenerin masrafı da bir hayli kabarıktır. Ahırkapı feneri için yılda 1.5 ton zeytinyağı ve metrelerce fitil harcanmaktadır. Fenerin Ahırkapı'da yapılmasının bir anlamı vardır. Burası tüm Boğaz'ı gördüğü gibi denizden de görülmektedir. Ahırkapı, İstanbul'un tarihsel semtlerinden biri olduğu üzere, Sarayburnu gibi imparatorların malikânelerinin bulunduğu bir bölgedir. Bizans döneminin önemli sarayları da burada yapılmıştır.Saraylarıyla ünlü bu bölgenin Osmanlı döneminden bu yana Ahırkapı olarak anılmasının hikâyesi son derece basit ve basit olduğu kadar da ilgi çekicidir. Osmanlılar atlara büyük önem verdiklerinden mi yoksa denize arkalarını dönmeyi âdet edindiklerinden mi bilinmez, buraya “ahır” yaptırıp sarayın atlarını bağlarlar. Boğazın en güzel yeri Osmanlı İmparatorluğu tarafından asırlar boyunca ahır olarak kullanılmış, bu nedenle semt “Ahır Kapısı” adını almıştır. Mustafa Kemal yüzmeyi çok sevmektedir.Deniz sevgisini tüm ulusa aşılamayı çalışır.Özellikle İstanbul'da olduğu zaman Moda koyunda yelken ve kürek yarışlarını izlemekten büyük keyif alır. 1 Temmuz, Denizcilik ve Kabotaj Bayramın'da Moda'da yapılan yarışlar Atatürk tarafından ilgiyle izlendiği için , sporcular daha büyük bir şevkle yarışmışlardır.Atatürk İstanbul'a geldiği zamanlarda 1936 yılında tamamlanan Florya Deniz Köşkü'nde de vakit geçirir. Paşa'nın kollarını sıvayıp kürek çektiği fotograf, zamanda asılı durur.Fotoğraf Florya açıklarında çekilmiştir. İsmet İnönü'nün yüzmeyi öğrenmesi de Atatürk sayesinde olur. Başbakan İnönü Florya'da yüzmekte olan Atatürk'ü izlerken gafil avlanır. Mustafa Kemal denizden ona seslenir: “Haydi İsmet, gel yarışalım. İnönü yüzünü buruşturup kollarını açar: “Paşam, maalesef ben yüzme bilmiyorum. Mustafa Kemal bu cevap karşısında çok şaşırsa da bozuntuya vermez. O bir devrimcidir, ses tonu emir niteliği taşır: “O zaman sana bir hafta süre...” İnönü'nün kabus dolu günleri başlar. Soluğu Heybeliada'da alır.Askeri Lisesi Sınıf Subayı Ulvi Tekeş'e durumu anlatır.Bir hafta içerisinde yüzmeyi öğrenmek zorunda olduğu için, onun yardımını ister. Aynı gün motorla Heybeli açıklarına gidilir. Ulvi Ateş kısa süren teorik bir eğitiminin ardından, eylem zamanının geldiğini bildirir: "Paşam atlayın lütfen !!" İnönü'nün belli etmemeye çalışsa da bir hayli tedirgin olduğu gözlenir. "Nasıl atlayacağım ?" “Çivileme Paşam, bacaklarınızı hiç kırmadan, çelik gibi suya girceksiniz " İnönü, kendisini aynı Tekeş'in dediği gibi bıraksa da , suyla yüzleşince çırpınmaya başlar. Ardından da kendisiyle birlikte suya atlayan subaya can havliyle sarılır. Ama yılmaz, bir kez daha dener, sonra da bir kez daha ... Her seferinde daha iyi atlamakta, üstelik suyun üzerinde durabilmektedir. Dersin son günü kendini motordan boşluğa bıraktığında,bacakları tamamen birleşik ve vücudu bıçak gibidir. Paşa denize onu deler gibi girince, büyük alkış alır. İşte bu Atatürk'ün zoruyla öğrendiği meşhur çivilemesidir. Osmanlılar sırtlarını denize dönüp oturmayı severler. Kimbilir belki de atlara çok değer verdikleri için, Boğaz'ın en güzel yerlerinden birini ahır olarak kullanmışlardır. Paşa gönül adamıdır, denize karşı rakı içmekten ve denize girmekten büyük keyif aldığı ortadadır. Ayrıntılar bütünü oluşturur... Mustafa Kemal, köhnemiş bir imparatorluğu yıkıp yerine çağdaş bir cumhuriyet kurmuştur. Ahırkapı'da bugün artık elektrikle aydınlatılan fener, gemilere yol göstermeye devam etmektedir! Kaynak %100 İstanbul Tarih Mekan ve Sırlar Erk ACARER
Atlar Manzara Severmi content media
0
0
27
gezibahcesi
03 Eki 2019
In GeziBahçe
Heykel 1820'de Osmanlı İmparatorluğu tarafından işgal edilen Milos'ta bulundu. Yaygın olarak bilinmeyen, heykelin Türkler tarafından Fransızlara satıldığı ve Fransızların satın alındıktan sonra Paris'e kaçması için bir tekneye yükledikleri. Miloslu Rumların heykele adadan ayrılacağı konusunda bilgi verildiğinde, kaçışlarını önlemek için isyan ettiler ve bunu da uygarlıklarının bir parçası olarak gördüler. Fransızların bazı Rumları öldürdüğü bilinir. Heykel nihayet gemiye yüklendiğinde, önce Fransa'ya gitmeden önce Pire'ye götürüldü. Miloslu Rumların bir kısmı heykelin ele geçirilmesini durdurmak için Pire'ye gitti. Yunan tarihçi Dimitris Fotiadis'in "1821 Yunan Devrimi Tarihi" başlıklı altı cildinde yazdığı gibi: Pire'de, gerçeği öğrendikten sonra, binanın kapmasını engellemeye çalışan sahildeki binden fazla kişi bir araya geldi. Fransız gemisinin mürettebatı ve Türk birlikleri ile çatışma çıktı ve bu bir tepki idi. Sonuç trajikti. 200'den fazla Yunanlı öldü ve sonunda Milos Afrodit heykeli Fransa'ya kaçtı. (Çatışmanın girdabındaki heykelin bir elinin denize düştüğü ve kaybolduğu söylenir). Yani bu “eğitimsiz” Yunan balıkçıları ve çiftçileri, Medeniyetlerini savunmak için hayatlarını verdikleri haysiyetle savaştılar, eğitimli değillerdi, Sanat'ı tanımayabilirlerdi, ancak bu heykelin derin olduğunu hissettiler tarihlerinin bir kısmı, atalarının bıraktığı kültürel mirasın bir parçası. Bu trajik hikaye, bariz nedenlerden dolayı dikkatlice kesintiye uğradı. Eğer Louvre Müzesi'ni ziyaret edip Milos Afroditine hayran kalırsanız, bu durumda bile hakim güçlerin Yunanlıların kanla suladığı bu harika heykele el koyduğunu unutmayın. Müze yönetiminin gururla sergilediği en önemli sanat eserlerinden biri, hangi sanatçı tarafından tam olarak belirlenemediği bir eser olan Milos Venüs'ün mermer heykeli. Alıntıdır
Milos'lu Afrodit content media
0
0
59
gezibahcesi
02 Eki 2019
In İstanbul Gezileri
1950'li hatta 60'lı yılların başlarına kadar, gerek Anadolu'dan gerekse Trakya yönünden gelen bütün şehirlerarası otobüslerin son durağı Sirkeci ve civar sokaklardı. Şehre gelenlerin ilk durağı da, Sirkeci ve civarındaki her keseye uygun otellerdi. Taşradan gelenler, ilk olarak Sirkeci'ye “iltica” ediyorlardı. İstanbul'un ilk otogarı, surlar dışına Vatan ve Millet Caddelerinin açılmasından sonraki 70'li yıllarda, Topkapı surlarının hemen dışında açılmıştı. Oda ortalama bir 25 yıl kadar hizmet vermişti. O alanda şimdi Topkapı kültür parkı ve Panorama 1453 Tarih Müzesi bulunuyor. Anadolu yakasındaki durum da pek farklı sayılabilir mi bilmem. Harem otogarının yapısal ve iletişim sorunları sözkonusu diye biliyorum. Peki günümüzde durum böyle de, İstanbul'un hiç toplu otobüs garajı olmadığı yıllarda ne yapıyordu İstanbul'a gelip gidenler? 1950'li, hatta 60'lı yıllardan sözediyorum. O zamanlar gerek Anadolu'dan gerekse Trakya yönünden gelen olsun, bütün şehirlerarası firmalarının yazihanelerinin pek çoğu Sirkeci'nin Hocapaşa Caddesi taraflarındaki sokaklarda yer alıyordu. Sirkeci'nin en geniş, en uzun ve park etmeye en uygun sokağı. Demiryoluna paralel uzanan bu sokağın adı İstasyon Arkası Sokağı. O zamanın otobüslerinde bagaj yeri otobüsün üzerinde idi. Semtin bütün ara sokakları otobüs firmalarının yazıhaneleri ile doluydu. Otobüsler son müşterilerini yazıhane önlerine bırakırlardı. Giden otobüslerin yolcuları da ne olur ne olmaz hesabıyla biraz erken gelir, yazıhanelerin önünde öbek öbek bekleşirlerdi. O zamanların otobüsleri de şimdikilere pek benzemezdi. Yolcu kapasiteleri daha düşüktü. Dolayısıyla sokak aralarına girebilecek ölçüde daha küçüklerdi. Motorları arkada değil, otomobillerde olduğu gibi önde bir çıkıntı halindeydi; bu bakımdan onlara “burunlu otobüsler” denirdi. Sayıları da çok olmadığından, Sirkeci'nin ara sokaklarında rahatça yer bulabiliyorlardı. Sirkeci otobüs semti olmadan çok önce oteller semti idi. Büyük bir çoğunluğu hiç bir lüksü olmayan, her keseye uygun ucuz otellerdi bunlar. Tabii tahtakurularının cirit attığı yerlerdi. Taşradan gelenler, ilk olarak Sirkeci'ye “iltica” ediyorlardı. Aynı yöreden gelen insanlar belli otelleri tercih ettikleri için, bunlar genellikle yöreyi belirleyen isimlerle anılırdı. Karesi Oteli dediğim yer de bunlardan biriydi. Hemşehriler orada toplaşırlardı. Sirkeci'nin tam göbeğinde, bugün Kastelli iş hanının bulunduğu yerde yani Bahçekapı'dan gelen Hamidiye caddesi ile Babıali'ye tırmanan Ankara cad- desinin tam köşesinde üç katlı ahşap bir oteldi. Tam karşı köşesinde ise zamanın ünlü hazır ilaç firmalarından Kanzuk Eczanesi yer alıyordu. O zamanın otellerinde lobi bulun- mazdı; onun yerine kimilerinin altında kıraathane olurdu. Karesi Oteli'nin kıraathanesi de Babıali'ye yakınlığı dolayısıyla yokuşun az yarısındaki Meserret Kıraathanesi kadar ünlü sayılırdı. Yemeklerimizi daima meydana bakan Konya Lezzet Lokantası'nda yerdik. Hediyelik lokum almak üzere Bahçekapı'ya doğru birkaç adım yürünürdü. Orada halâ mevcut olan Hacıbekir şekercisi vardı.Ankara caddesiyle Büyük Postane caddesinin kesiştiği yerde bulunan İzmir Şerbetçisi çok ünlüydü. Caddenin karşı sırası ise ünlü köfecilerin sıralandığı yerdi. Oralarda Babıali'nin ünlü kişileri ile masa arkadaşı olma ihtimali çok yüksekti. Tırmanan yokuşun sağında Tür- kiye'nin en ünlü kitapçıları yer almışlardı. Yayınevi kavramı pek yaygın değildi. Kitapçı de- diğiniz kişiler hem dükkân sahibiydiler hem de yayıncı. Daha yukarılarda ise efkâr-ı umu- miyenin merkezi olan gazete idarehaneleri yer alıyordu. 50'li yıllarda Sirkeci, şehrin giriş çıkış kapısı gibiydi. Gar binasının burada bulunması, 19. yüzyıldan beri Sirkeci'yi bir merkez yapmıştı. Tren yolcuları Anadolu'dan gelip Haydarpaşa'ya inmişlerse de, yolculukları Galata köprüsündeki iskelede sonuçlanıyor, çoğunun yolu Eminönü üzerinden buraya düşüyordu. Vapurla Galata ya da Tophane rıhtımlarına çıksalar da, dağılımlar buradan oluyordu. Sirkeci'nin merkez olmasındaki bir neden de, galiba Anadolu ile bağlantılı emanetçi ambarlarının varlığı idi. İstanbul'daki toptancılardan taşradaki ticaret erbabına mal taşıyan, hatta tek tek vatandaşların ihtiyacına cevap veren, bu bakımdan kente sık sık gidip gelen emanetçilerin yerleri de buradaydı. . Sirkeci işte böyle bir yer idi. Kaynak Tarih Dergisi
Bir Zamanlar İstanbul'un Merkezi Sirkeci
 content media
0
0
37
gezibahcesi
30 Eyl 2019
In İstanbul Gezileri
1200 yılında Papa Üçüncü İnnocentius Kudüs'ün Müslümanlardan geri alınması için tüm Avrupa'yı sefere davet etti, Kısa sürede 25 bin gönüllünün toplandığı 4 Haçlı Ordusu öncelikle Mısır'a saldıracak, Mısır'ı ele geçirip bir Hristiyan üssü haline getirdikten sonra Kudüs üzerine yürüyecekti. Kuzey İtalya'da toplanacak olan Haçlı Ordusu'nun Mısır'a sevki için Venedik Cumhuriyeti ile bir anlaşmaya varıldı, Venedik, hem orduyu taşımak için Avrupalı hükümdarlardan 84 bin gümüş Mark alacak, hem de ele geçirilen yerlerin yarısının kendilerine bırakılması şartıyla Haçlı Ordusu'nun içerisinde yer alacaklardı. Venedikliler bu karlı anlaşmayı Haçlılara kabul ettirebildiler.Fakat bu sırada başka bir anlaşma için görüştükleri bir isim daha vardı, kardeşi tarafından tahtından edilen Bizans İmparatoru İkinci İsaakios'un oğlu, Aleksios, Aleksios da bu Haçlı Ordusu vasıtasıyla amcasının tahttan indirilip kendisinin imparator olması halinde Venediklilere büyük vaatlerde bulunuyordu. Bu nedenle Venedik Doçu Enrico Dandolo donanmanın Mısır'dan önce İstanbul'u kuşatmasını sağlayabildi. 24 Haziran 1203 günü Boğaz girişinde demir atan Haçlı Donanması, bugünkü Kadıköy'de ordugahını kürdü. Haçlı Donanması'nın komutanlarından biriolan Geoffrey Villehardouin İstanbul'u İlk gördüğünde yaşadığı şaşkınlığını şu satırlarla anlatıyordu: “Şimdi bilesiniz ki, Konstantinapolis'i daha önce hiç görmeyenler kente büyük bir istekle baktılar, çünkü dünyada böylesine zengin bir kent olacağımı hiç düşünmemişlerdi ve bu kent, büyüklüğüyle bütün öbür kentlerin çok üstündeydi.” Haçlılar İmparatordan tahtını yeğeni Aleksios'a bırakmasını talep ettiler. İmparatorun bunu kabul etmemesi üzerine de öncelikle Galata'ya saldırdılar ve bir gün dayanabilen bir direncin ardından Galata'yı ele geçirerek Haliç'e gerilmiş olan zinciri indirdiler. Bu sayede Haçlı Donanması kolaylıkla Haliç'e girdi ve şehirin içine girmeyi başararak İstanbul'da büyük bir yangın başlattı. Kayıtlara göre bu yangında şehirdeki 20 bin kişi evsiz kaldı. Neticede Aleksios imparatorluk tahtına oturdu, Haçlı ordusu da şehirden çıkarak Galata'da ordugah kurdu ve Aleksios'un vaatlerini yerine getirmesini bekledi. Fakat Aleksisos tahta geçtiğinde verdiği vaatlerini yerine gelirmenin mümkün olmadığını gördü. Venediklilere vaat elliği ödemeleri yapabilmek için halka yeni vergiler getirip, kendi halkının da nefreti fazlasıyla topladı. Fakat her şeye rağmen neticede vaat edilen ödemeler yerine gelirelemedi, verilen sözler tutulamadı, Bunun üzerine Venedik Doçu Enrico Dandolo, vaat edilip yerine getirilmeyenleri kendisi almak için Haçlı Ordusu'nu tekrar İstanbul'a yöneltti. Zaten Mısır'a gitmek için sabırsızlanan ve Galuta'da beklemekten sıkılan ordu 12 Nisan 1204'te İstanbul'a girdi ve Runciman'ın deyimiyle “İnsanlık tarihindeki en büyük suç ogün işlendi. Runciman Haçlıların İstanbul'da yaptıklarını şu satırlarla anlalıyordu: “Konstantinopolis, antik Yunan'dan kalan sanat yapıtları ve kendi üstün ustalıklarının ürünü olan başyapıtlarla doluydu. Venedikliler böyle şeylerin değerini biliyorlardı. Nerede bir hazine huldularsa onu kendi kentlerindeki bir meydanı ve kiliseyi ve sarayı süslemek üzere alıp götürdüler, Ama Fransızlarla Flamanlar yok etme arzusuyla yanıp tutuşuyorlardı. Naralar atarak sokaklara ve evlere saldırdılar, parlayan her şeyi kaptılar ve ve taşıyamayacaklarını yıkıp kırarak, ancak birini öldürmek yada birinin ırzma geçmek ya da içki içmek için şarap mahzenlerini yağma ettiklerinde mola verdiler. Ne manastırlar, ne de kiliseler ve kütüphaneler bu yağmadan kurtulabilmişti. Ayasofya'nın mermerlerinden mozaiklerine kadar birçok kıymetli eşya yerlerinden sökülerek Venedik'e gölürüldü. Venedik'in ana katedrali olan Saint Marco Kilisesi o güne değin sıradan bir kilise iken, Ayasofya'nın mermerleri ve mozaikleri ile tezyin edilerek bugünkü haliyle görkemli bir kilise haline getirildi. Venediklilerin şehirlerine taşıdıkları yüzlerce parçadan en dikkat çekeni ve şüphesiz en sembolik olanı İstanbul'un simgesi haline gelmiş dört bronz attı. Bizanslıların Ouadriga Atları olarak andıkları bu dört bronz at, Hipodrom'da, yani bugünkü Sultanahmet Meydanı'nda, imparatorun yarışları seyrettiği locanın üzerindeki kulede, dört sülün üzerinde yükseliyorlardı. Ouadriga dörtalın çekliği savaş arabası anlamına geldiği için atlarda bu isimle anılıyorlardı. Bu atlar rivayet edildiğine göre milattan önce 4. yüzyılda Büyük İskender'in heykeliraşı Sakızlı Lysippos tarafından yapıldı. Atların özelliği bakır ve civa karışımı özel bir alışımdan imal edilmeleri ve güneş ışığının altında altın izlenimi vermeleri ve gerçek boyutlarda, anatomik olarak da Lamamıyla gerçek izlenimi vererek görenleri hayran birakmasıydı. Bir rivayete göre İmparator Theodosios İstanbul'daki hipodromu inşa ettirirken bu atlardan haberdar olmuş ve Yunanistan'dan atları getirterek imparatorluk locasına yerleştirmiştir. Diğer bir rivayete göre ise atlar zaten daha erken bir tarihte Yunanistan'dan alınıp Koma'ya götürülmüş ve burada imparalorun locasına yerleştirilmiş, daha sonra İstanbul'daki hipodroma taşınmışlır. Atların yükseldiği imparatorluk locasırın yerinde ise buyün Alman Çeşmesi bulunmaktadır. Atlar Venedik'e taşındıktan sonra öncelikle Arsenal olarak anılan tersanenin girişine yerleştirildiler. 50 sene kadar burada kaldıklan sonra da bugün de şehrin ana katedrali olan Saint Marko Kilisesi'ne taşındılar ve kilisenin balkonuna yerleştirildiler. Bir dönem de anıtsal bir giriş sağlanmak içinatların kilisenin giriş kapısının iki yanına dizildiği anlatılmaktadır. 1611 yılında Venedik'e giden Polonyalı Simenn, Saint Marco Kilisesi'ni, Ayasofya'dan taşınan eserleri ve atları, o devri de bu eserlerin insanlar üzerinde nasıl bir etki bıraktıklarını şu satırlarla anlatır; “Kilise kubbesinin önünde üç adet bakır sütün vardır ki merasim günlerinde bunlara haçlı levhalar asılmaktadır,üst tarafla da bakırdan mamul ve azgın vaziyette dört adet heybetli at heykeli vardır. San Marco'nun kapı pervazları ve bütün kapılar kamilen bakırdan olup üzerlerinde o kadar mahirane bir sanatla resimler işlenmiştir ki ne kadar bakılsa yine güzelliğine doyum olmuyor. Altın gibi parlayan dökme atlar, canlı bir tavırla birbirine bakmaktadır.” İstanbul'un atları on yıllar boyunca Venedik teki Saint Marco Kilisesi'nin balkonundan dünyayı seyretmeye devamı ettiler, Onları yerlerinden koparan bir diğer isim ise Napolyon Bonapart oldu. 1797'de Venedik'i işgal ederek Venedik Cumhuriyeti'ne son veren Napolyon, şehri daha sonra Avusturya'ya devrederken muzafteriyetinin bir sembolü olarak atları yerlerinden söktürüp Paris'e taşıttı. Asırlar boyunca İstanbul'da imparatorluk locasını süsleyen atlar bu sefer Paris'le önce Tuilleries Sarayı'na renk kattı sonrasındaysa Louvre Sarayı'nın önündeki Carrousel Meydanı'nda inşa edilen Zafer Takı'nın üzerine yerleştirildi. Fakat Venedikliler atlarını unutmadılar, onlara tekrar sahip olabilmek için uygun zamanı beklediler. Nihayet 1814'te Napolyon tahttan feragat ettirilip Elba Adası'na sürgüne gönderildiğinde, bu fırsattan istifade atları tekrar Venedik'e gelirtip eski yerine, Saint Marco Kilisesi'nin balkonuna yerleştirdiler, Birinci Dünya Savaşı patladığından atların başına yine bir şey gelmesinden korkulduğundan Roma'ya taşındılar, Savaşın neticelenmesiyle tekrar Venedik'e geridöndüler ama sonrasında başlayan İkinci Dünya Savaşı ile birlikte yine savaşları korunmak için Padavo'da güvenceye alındılar. İkinci Dünya Savaşı'nın ardından Venedik'e dönen atlar tekrar Saint Marco Kilisesi'nin balkonundaki yerlerini aldılar. Ta ki 1990 yılına değin. Hava kirliliği ve doğal koşulların artık 2400 yaşına gelen atlar için uygun olmadığı görülerek, atlar beşyıl kadar sürecek kapsamlı bir restorasyona tabi tutuldular. Bu sırada Venedikliler ve şehrin ziyaretçileri de allardan yine mahrum kalmasın diye Milano'daki Fonderia Artistica Battaplia'dan atların kopyaları yapılıp kilise balkonuna yerleştirildiler. Orijinal atların restorasyonu tamamlandığında onlar da yine kilisenin üs kal galerisinde kurulan müzenin bir köşesine yerleştirildiler ziyarete çıkacaklar. Venedik'teki atlar en son Dan Brown'ın filimleştirilen romanlarından Inferno'da konu edindi ve tüm dünyaya yayılacak oları virüsün İstanbul'da olduğu bu atlar sayesinde anlaşıldı. Asırlar boyunca İstarıbul'u süsleyen hükümdarların zaferlerinin sembolü hakline gelen bu atların İstanbul'a geri dönmesi belki mümkün olmaz ama umulurki bir cün Venedik'in yaptığı gibi hiç değilse kopyaları İstanbul'da, Osmanlıların da At Meydanı olarak andıkları bugünkü Sultanahmet Meydanı'nda, bir gün yine yükselir. AYASOFYA'NIN MERMERLERİNDEN MOZAİKLERİNE KADAR BİRÇOK KIYMETLİ EŞYA YERLERİNDEN SÖKÜLEREK VENEDİK'E GÖTÜRÜLDÜ. Kaynak İstanbul life
Bir  Dönemin Sembolü İstanbul'un Atları
Romantizim ve Aşkın Şehri Dendiğinde Hiç Şüphesiz Akla Gelen İlk Yerlerden olan   VENEDİK. content media
1
1
52
gezibahcesi
27 Mar 2019
In GeziBahçe
Kahve mi ? Kiraz mı ? 1555'te Halep'li Hükm ve Şems Unkapanı da ilk kahvehaneye açıyorlar. 30 yıl içinde 600 sayıya ulaştı. Kahvehaneler daha sonra "tahmishane" adıyla da tanımlandı. İstanbul sosyal yaşamının bir özel parçası unutulmaz anılarla dolu efsanesi oldu bu kahvehaneler.Hâla öyle değilmi? Esasen bu tarihten 12 yıl önce 1453'te kahve İstanbul Limanına gelmiş olmasına karşın dönemin Şehülislamı Ebussuud Efendi bu içeceğe ölümsüzdür diye fetva vererek çuvalları denize dökmüştür.. Daha geç tarihlerde özellikle İtalya'da 1645'ten sonra yine İstanbul'dan giden kahvelerde Avrupa kahveyi tanımıştır. Kahve ağacı "beyaz çiçek" açar ama meyvesi kiraza benzer.Hatta bu ağaca zaman zaman o nedenle "kiraz ağacı" diye karıştırılır.
Kahvehaneler content media
0
0
28
gezibahcesi
27 Şub 2019
In GeziBahçe
Evin önünde otururdu komşular. Bazıları komri’lerde (kısa bacaklı sandalye) veya sandalyelerde. Sohbet ederler, tavla oynarlar, zarlara lanet okur, karşı tarafla dalga geçerlerdi. Geçenler oturanlara selam verir, selam alırlardı. Gümüş kakmalı ve düz başlıklı bastonu ile Hikmet Bey, parke taşları döşeli yolda düşmemek için (hatta bir keresinde, bastonun ucu mazgala girmiş ve düşmüştü) dikkatlice yürürdü. Devamlı önene baktığı ve gözü de çok uzağı görmediği için, hatta kulakları da az işittiği için, yalnızmış gibi atardı adımlarını evine doğru, Salih Berber’in dükkanından... Pavlos, iki kızını elinden tutmuş, ters yönde Hasköy’e doğru ilerlerdi. Küçük olan Paraskevi’nin, babasının ceketinin kollarını çekiştirerek, üç ayak üzerinde duran elmaşekeri tezgahını gösterip, ısrar etmeleri işe yaramaz, yollarına devam ederlerdi. Küçük kız, böylece umudunu başka bir zamana ertelerdi. Eleni, abla olduğunun farkında olarak, çocuksu yüzüne takındığı ciddiyetle, gelecekteki kaprisli ve zor genç kızın haberini verirdi. Koskoca cüssesiyle Yona, camdan kafasını çıkararak misket oynayan çocuklara öyle bir “höttttt!” derdi ki, iki saniyede tüymeyene aşk olsun! Sanırım çocukların en çok korktuğu kişiydi o. Babası Avram, iki kızının sokağa çıkmasına fazlaca izin vermezdi. Özellikle Sara daha gösterişli bir genç kız olduğundan daha da bir baskı altındaydı sanki. Hele bir de Avram’ın, Soför Ahmed’in ona aşık olduğunu duyması nedene ile, bu ev hapsini daha da geçerli hale getiriyordu. İki gün sonra Aliki’nin yeni doğan kızının vaftizi olacakken, babası hayatını kaybetti. Eşini kaybeden annesi böylece ömür boyu giyeceği, siyah elbiselere bürünmüştü. Balıklı Hastanesi’nden Baçtar Sokak’daki Aya Paraskevi Kilisesi’ne getirdiler cevizden yapılmış tabutla. Tanıdıklar son kez baktılar yüzüne... Büyük bir kalabalık toplanmıştı. Hasköy Rum Cemaati yanı sıra, Fener’den, Balat’dan, Ayvansaray’dan gelen eş-dost oradaydı. Dört kulbundan tutarak, Çıksalın Sırtları’na doğru yola koyuldular Kalaycı Bahçe Caddesi boyunca. İstisnasız, kapı önlerinde oturan zaten cemaate dahil Rumlar’ın yanısıra, müslüman, yahudiler dahil olmak üzere tüm Hasköy Halk’ı, cenaze önlerinden geçerken ayağa kalkarak, saygılarını esirgemediler. Hatta mevtayı tanıyanlar içindeki Emine Hanım, başörtüsünü kafasına geçirip kapının önüne fırlamıştı. Hem ağlıyor, hem dizlerini dövüyordu “Ahhhhhhh kunduracı Alexis!!! Sana hakkım helal olsun, çoooook iyi adamdın sen!!! Allah yattığın yeri cennet etsin, toprağın bol olsun!” diye ağlarken, herkesi de gözyaşına boğuyordu. Avram’ın evinde ise başka sorunlar hakimdi. Kızı Sara, yavuklusu Soför Ahmed’e kaçmış, bütün aileyi utanca boğmuştu. Şimdi cemaatlerinin yüzüne nasıl bakarlardı. Binlerce yıllık zincirin bozulmasına nasıl izin verirdi. Ne yapacaktı şimdi??? Karısı kapı kapı dolaştı, herkese sordu ama haber yoktu. Ahmed’in ailesi bile nerede olduklarını bilmiyordu. Veya biliyorlardı ama söylemiyorlardı. Ahmed’in arkadaşlarına haber saldılar “Eğer Ahmed, Sara’yı geri getirip, yolunca yordamınca babası Avram’dan isterse, duvakla, düğünle vereceklerdi...”... Ertesi günü verilen bu umutla Sara eve geldi. Ancak, bir sonraki gün, Avram’ın evinde ne perdeler, ne halılar kalmıştı. Apar topar, ortadan kaybolmuştu tüm aile. Avram, ailesini de alıp, henüz 7 yıl önce yeni kurulan İsrail’e kaçarcasına göçetmekten başka çare bulamamıştı anlaşılan. Herkes kendi derdindeyken, Türkiye, Yunanistan ve Kıbrıs arasındaki çekişmeler sürmekteydi. Her zamanki gibi, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı Rumlar diken üstündeydi. Hiç suçları olmadığı halde, sadece Rum oldukları için, Yunanistan’da olan her türlü olumsuzluk onlara baskı ve eziyet olarak yansımaktaydı. Olgunluktan ve mantıktan uzak aşırılar, hınçlarını karşılık olarak kendi vatandaşlarından alacak kadar canileşebiliyor, insan türünün en ilkel duygularını açığa vurabiliyorlardı. Basmakalıp ve zayıf kişilikleri ve bilgisizlikleri ile, provakasyona ve her türlü yönlendirmeye açık, serseri mayın gibi ortalarda dolaşıyorlardı. Vasil her zamanki gibi vapur iskelesine yakın bakkalını açmaya gitmişti Hasköy Çarşı’ya. O gün hiç de iyi olmayacaktı, onun ve onun gibi tüm Rumlarımız için... İlkel sürü halinde, ellerinde sopalar ve ırkçı sloganlarla, bazıları işlerine öyle geldiği, bazıları ise tüm beyinsizlikleri nedeniyle yakıp yıkmaya başladılar. Herkes ne olduğunu şaşırmıştı. Birden ortalığı kaos sarmış, Rumlara ait işaretlenen ve hatta parmakla gösterilen dükkanlar yıkılıp, yakılmaya başlanmıştı. Rizeli İlyas koşarak arkadaşı Vasil’in bakkalına gitti. Olacakları sezmiş gibi, oraya doğru ilerleyen bir kaç kişiyi engellemeye çalışıyordu “Burayı ben satınaldım!! Burası benim dükkanım!!!”... Önce duraksadılar ve sonra içlerinden bir kaç çapulcu, Rizeli İlyas’ı tanıdı ve diğerlerine işaret etti ve gittiler. İlyas da elindeki Türk Bayrağı’nı dükkanın önüne asıp, adeta nöbet tutmaktaydı. O dükkan ve bir kaçı dışında hepsi yerle bir edilmiş, talan edilmiş, yağmalanmış, yakılmış, yıkılmış, hatta içlerindeki dükkan sahipleri dövülmüş, hastanelik edilmiş veya hayatını bile kaybetmişti. Dayım o zaman küçük bir çocuktu. Yağmadan arta kalan, sokaklara yığılmış eşyalar arasından aldığı dikiş yüksüğünü alıp eve getirmişti. Anneannem, yüksüğü dayımın elinde görmüş ve “Bu ne oğlum??? Nerden buldun bunu!!!” diye haykırmıştı. Dayım da nereden aldığını söylediğinde, yüzüne güçlü bir tokat yemiş, Anneannem “Çabuk onu aldığın yere bırak ve hemen eve gel!!” diye gürlemişti. Utanmıştı kadın oğlunun yaptığına. Nasıl olurda onun oğlu, yağmalanmış eşyalar arasından, çapulcular gibi davranıp, bir yüksüğü eve getirirdi. Dayım döndüğünde, eşşek sudan gelinceye kadar sürecek olan dayaktan da kurtulamamıştı. Çok utanmıştı Emine Hanım, çok!!! O olayları yapanlar Türk olamazdı, hatta insan bile olamazlardı. Biz insanlar bunun için yaratılmamıştık. Kim yaparsa yapsın, biz yapmamalıydık. Tüm şevkatimizle, tüm onurumuzla sahip çıkmalıydık insanlarımıza ve izin vermemeliydik çapulculara... İşte bunları düşünüyordu, oğlunu hırpalarken Emine Hanım... Tüm hıncını neredeyse o küçük çocuktan çıkarmıştı. Tüm İstanbul bir savaş alanıydı o gün. İstanbul artık aynı şehir değildi. İstanbul derinden yaralanmış, karalanmış ve hüzünlüydü artık. Bir çok masum vatandaşımız, evlerini bırakıp, Yunanistan’a göçmek zorunda kaldılar. Bir gün ben doğdum. Bu olaylardan çoook sonra... Ve 1997’de tam da Kardak Krizi’nin üzerinden henüz bir yıl geçmeden, Atina’yı ziyaret etmekteydim. İstanbul’dan göçen bizim Rumlarımızın kaldığı mahalle olan Paleo Faliro’da yürürken, bir hediyelik eşya dükkanı gördüm. Evlerinde misafir olarak kaldığım Alexandros’un annesinin doğumgünüydü o gün ve ona bir hediye almak istemiştim.Adama yarım yamalak Rumcamla kaç para olduğunu sordum. Adam fiyatını söylediğinde, otomatik bir refleks olarak alçak sesle “Pahalı ama!” diyebildim... Dükkan sahibi ise, beni çok şaşırtan bir yanıt verdi, hem de Türkçe olarak “Oğlum, çok pahalı değil inan! Çünkü gümüş kaplı o çerçeve!”... Kıpkırmızı oldum... “Türkçe’yi nereden biliyorsunuz?” diye saçma bir soru soruverdim kendisine. “İstanbulluyum” dedi. “Gidip, geliyor musunuz?” diye devam ettim, sanki orada muhabbet için bulunuyormuşum gibi. “Hayır oğlum. 1955 ‘den beri gitmedim” dedi... “Hala korkuyorum!”... Çok üzüldüm, kaç para ise aldım çerçeveyi. Pahalıydı ama umurumda değildi. Çooook üzülmüştüm... Mustafa Çavuşoğlu 06 Eylül 2010
Hasköy'lü Vasilin Bakkalı  content media
0
0
177
gezibahcesi
27 Şub 2019
In Türkiye Gezileri
Yalova'da görülecek yerler yazımızda , Yalova sonradan il olmasına rağmen İstanbul’a yakın olması ,ulaşımın kolay olması nedeniyle hızlı bir şekilde göç alan ve istihdam sağlayan bir şehir oldu. Doğası ,şifalı suları ile ziyaretçi akınına uğrayan bir şehir olmaya devam etmektedir. Yalovada gezilecek yerler ,ve özellikleri aşağıda görülebilir. Yalova Yürüyen Köşk 1930 yılında Mustafa Kemal Paşa, köşke değen çınar ağacının dalını kesilmemesi için köşkü biraz daha ileriye doğru yürütmelerini ister. O zamanın şartları için böyle bir isteğin gerçekleşmesi çok güçtür. Şaşkınlıkla karşılanan bu istek Ata’nın ciddiyeti üzerine hummalı bir çalışmayı başlatır. Köşk İstanbul’dan getirilen tramvay rayları ile döşenir. Köşkün temelinin altına sokulan raylar üzerine oturtulur. Köşk raylar üzerinde kaydırılarak 5 mt daha ileriye sürükletilir. İşte bu çınar ve Atatürk’ün geldiğinde kaldığı köşkün müzeye dönüşmüş hali görülebilir. Yalova Merkezdedir. Sudüşen Şelalesi Yalova Merkeze 20 km uzaklığındadır. Burada trekking ve kanyon yürüyüşü yapılabilecek bir yer olarak hayal edilebilir. Yemyeşil ve su çağıldama seslerinin ,kuş cıvıltılarının arasında çok huzurlu bir orman alanıdır. Doğa yürüyüşü yapmak için ideal. Yazın, ayaklarınızı buz gibi suya sokup aynı anda yemek yenilebilecek café ve restoranları da bulunmaktadır. Erikli şelale Yalova’ya 34 km uzaklıkta bulunmaktadır. Çınarcık ilçesinin Teşvikiye beldesinde , Delmece Yaylasına çıkılan yol üzerinde bulunmaktadır.Doğa ile başbaşa ile kamp kurmak ve Trekking yapmak isteyenler için harika bir doğal parkurudur. Armutlu Kaplıcaları ve Yalova termalleri Yalovada ne yapılır dendiğinde ilk akla gelen yerlerdendir kaplıcalar. Armutlu termalleri Yalova merkeze uzaklığı 52 km, Termal kaplıcalarının uzaklığı ise 14 km uzaklıktadır. Şifalı suları ve konforlu otelleri ile hem kaplıca sularında yıkanıp hem de çınar ağaçlarının arasında dolaşmak için enfes bir dinlenme yeridir. Şifa merkezi olarak anılan bu bölgeler günümüzde de birçok hastalığın tedavisinde kullanılmaktadır. Karaca Arboretumu Hayrettin Karaca tarafından kurulan ilk özel arberotorumdur. Yalova kent Samanlı Köyü içerisinde bulunmaktadır.Yalova-Termal karayolu üzerinde, il merkezine 5 km mesafede Samanlı Köyü içerisinde yer almaktadır. Toplam 13,5 hektarlık alanda yaklaşık 7000 farklı bitki çeşidi bulunmaktadır. Yalova-Termal yolu üzerinde merkeze 5 km mesafede Samanlı Köyü’de yer almaktadır.
Yalova'da Görülecek Yerler  content media
0
0
45
gezibahcesi
26 Şub 2019
In Türkiye Gezileri
Dünya turizminin en gözde mekanlarından birisi olan Bodrum, Muğla iline bağlı bir tatil cennetidir. Eşsiz koyları, birbirinden güzel plajları ve esrarengiz antik kentleriyle tatil severlerin vazgeçilmezidir. İşte bu güzel ilçeyi tatil planları arasına alan misafirlerin ‘’Bodrumda gezilecek yerler nereleridir?’’ sorusuna cevap niteliğinde olan mutlaka gitmesi gereken 5 yer. 1. Sualtı Arkeoloji Müzesi Tarihi Bodrum Kalesi içerisinde yer alan Sualtı Arkeoloji müzesi, dünyadaki benzerleri arasında en önde gelenlerindendir. Birçok antik kalıntı ve batıkların yer aldığı bu müzede ziyaretçilerini bekleyen on dört tane sergi alanı vardır. Tarihi kayıtlara göre 1025 yılında batan bir geminin kalıntılarının da sergilendiği bu alanda, Şeytan Deresi ve Serçe Limanı gibi misafirlerin oldukça ilgisini çeken eserler de bulunmaktadır. Adres: Çarşı Mh. Bodrum/MUĞLA 2. Bodrum Kalesi Birçok tarihi mekana ve doğal güzelliğe sahip Bodrum’un gözdesi ve simgesi durumundaki Bodrum Kalesi, merkezde limanın hemen yakınındaki kayalıklar üzerine inşa edilmiştir. Yemyeşil ağaçların süslediği zarif mimari ile alışılagelen kale yapısından uzak görüntüsü buraya ayrı bir çekicilik katmaktadır. Sualtı müzesini de içinde bulunduran tarihi yapı, uzun yıllar Saint Jean Şövalyeleri tarafından kullanılmıştır. 1522 yılında Rodos adasının fethedilmesiyle Türklere geçmiş ve günümüze kadar varlığını sürdürmüştür. Şimdi de ziyaretçilerini beklemektedir. Adres: Çarşı Mh. Bodrum/MUĞLA 3. Karaincir-Akyarlar Plaj Akdeniz’de yüzmek, dinlenmek aynı zamanda da doğayı seyretmek denilince Bodrum plajı akla gelir. Harika güzellikte birçok koy ve plaj barındıran Bodrum’da, sakin ve huzurlu bir ortam arayanlar için ise Karaincir-Akyarlar Plajı doğru adres. Bodrum’un diğer sahillerine göre daha soğuk bir suyla deniz severleri karşılasa da çoğu turistin henüz keşfetmediği bir nokta olmasından dolayı şimdilik kendisinin uzun yıllar müdavimi olan özel misafirlerini ağırlamakta. Adres: Akyarlar Mh. Bodrum/MUĞLA 4. Bodrum Antik Tiyatrosu Tarihi kayıtlara göre milattan önce 15. YY’da yapıldığı düşünülen Antik Tiyatro, sanat severler için adeta bir hazine gibidir. Roma döneminde de aktif olarak kullanılan tiyatro 1960 yılında geçirdiği restorasyon çalışmaları ile günümüzde sanat severlerle buluşmaya devam etmektedir. Tatil döneminde festivaller, konserler ve birbirinden güzel etkinliklerle ziyaretçilerini büyülemeye devam ediyor. Adres: Yeniköy Mh. Bodrum/MUĞLA 5. Yel Değirmenleri İnşa edildiği 1700’lü yıllardan 1970’li yıllara kadar çalışmaya devam eden yel değirmenleri, Bodrum’un eşsiz mekanlarından birisidir. Mükemmel bir deniz manzarasının karşısına bina edilen oldukça şirin bir mimariye sahip yel değirmenleri, misafirlerini otantik bir yolculuğa çıkarmaktadır. Adres: Gümbet Koyu, Bodrum/MUĞLA
Bodrum'da Gidilmesi Gereken 5 Yer  content media
0
0
53
gezibahcesi
21 Şub 2019
In Türkiye Gezileri
Adana Türkiye’nin 5 büyük ilinden bir tanesidir. Adana denince akla ilk gelen Adana kebabı olsa da Adana'da gezilecek yerler de bir o kadar güzeldir. Adana merkezinde deniz yoktur ve yaz aylarında hava aşırı sıcak olur. Bu nedenle ziyaret planlarken gündüz gezilecek yerleri de düşünerek sıcağın aşırı olduğu aylardan kaçınılması önerilir. Sevgi Adası Seyhan Nehri üzerindedir. Adada günübirlik ziyaretler olmaktadır çünkü adada yaşam yoktur. Nehir üzerinde bulunan su taşıtlarıyla adaya gidilmektedir. Ancak yılda bir kez Seyhan Baraj Gölü’nde suların çekilmesiyle birlikte Sevgi Adası’na giden yol ortayı çıkar . Otomobil ile ya da yürüyerek adaya gidilebilir. Tarihi Kazancılar Çarşısı Adana'da gezilecek yerler içinde önemli tarihi yerlerden bir tanesidir. Seyhan’da Büyük Saat’in yanında bulunan kapalı çarşıdır. Eskiden bakırcı ve kazancı ustalarının olduğu ve bakır ve kazan yapıp sattıkları aynı zamanda tamir ettikleri tarihi bir çarşıdır. Sonrasında gündelik ihtiyaçların ve hediyelik eşyaların satıldığı dükkanların olduğu çarşı haline gelmiştir. Kazancılar çarşısının hemen yanında bulunan Büyük Saat Kulesi de 32 metre uzunluğu ile Türkiye’nin en büyük saat kulesi olma özelliğini taşımaktadır. Seyhan Baraj Gölü Seyhan Nehri’nin sebep olabileceği su baskınlarından korunmak amacıyla 1956 ‘ da açılmıştır. Seyhan Barajı ve nehir kıyısında yürüyüşler yapabilir ve restoranlarda yemek yenilebilir. Varda (Alman) Köprüsü Hacıkırı köyünde bulunmaktadır. Mühendislik harikası olarak anlatılan bu köprü 1900’lü yılların başında Almanlar tarafından yapılmıştır. Varda Köprüsü, 99 metre yüksekliğinde ve 200 metre uzunluğundadır. O döneme göre çok büyük bir köprü olduğu için halk arasında Koca Köprü denmektedir. İpek yolunun devamı olan Berlin-Bağdat-Hicaz demiryolu hattının bir parçasıdır. Adana Yaylaları Adana'da gezilecek yerler denince özellikle yaz aylarında çıkılan yaylalar gelir. Adana ilkbahar ve yaz mevsimlerinde çok sıcak olduğu için Adana’nın yerli halkı yaylalarda kalırlar. Gezip görmeye gelenler ya da kamp , doğa yürüyüşü yapmak için de idealdir. Birçok yayla vardır. Hepsi de doğa içerisinde ve huzurlu , sessiz sakin bölgelerdir. Belli başlı yaylalar; Pozantı , Tekir Yaylası - Armutoluğu yaylası -Fındıklı yaylası, Karsantı- Meydan Yaylası, Feke- İnderesi , Tufanbeyli - Kürebeli Yaylası , Kozan - Göller Yaylası
Adana'da gezilecek yerler content media
1
0
146
gezibahcesi
11 Şub 2019
In Türkiye Gezileri
Türkiye’nin başkenti, yaklaşık 4 milyon kişiye ev sahipliği yapan bir şehir. Ankara’da yaşayan kişiler her ne kadar denizi olmayışından yakınsa da, sakinliğine alışan birçok kişinin geri dönmek istemediğini duymuşsunuzdur. Eğer bu şehri merak edip kendinize bir Ankara'da gezilecek yerler listesi yapmayı düşünüyorsanız buraları mutlaka listenize eklemelisiniz. Anıtkabir Burasının öyle bir havası var ki gelmeyen de özlüyor gelende. Yapımı 1944 yılında başlayıp 4 aşama ile 9 yıl içerisinde tamamlanmıştır. Mustafa Kemal Atatürk’ün kabristanının bulunduğu bu alan, Ankara’ya gelen herkesin görmesi gereken bir güzelliğe sahip. Çankaya ilçesinde bulunuyor. Aynı zamanda ulaşımda sorun yaşamayacağınız merkeze yakın bir konumu var. Tuz Gölü Ankara ilinin sınırında olsa da burayı görmeden geçmeyin. Her geçen yıl daha fazla küçülen Tuz gölü, görmek isteyen kişilerin herhangi bir saat ve ücreti düşünmeden rahatça gidip görebileceği bir yer. Türkiye, tuz ihtiyacının %50’lik kısmını buradan karşılıyor. Aqua Vega Akvaryum Görenlerin büyülendiği, yalnızca belgesellerde görebileceğimiz birçok canlı türünü barındıran, misafirlerine ev sahipliği yapan bu akvaryum içerisinde 12.000 deniz canlısını gözler önüne seriyor. Ankara'da gezilecek yerler listenize mutlaka eklemelisiniz. Karagöl Doğanın tüm güzelliğini görebileceğiniz, merkeze uzaklığı ise 75 kilometre olan bu tabiat parkına gittiğinize değecek. Piknik, doğa yürüyüşü ve trekking gibi birçok aktiviteler yapabileceğiniz büyük bir alana sahip. Fotoğraf çekmeyi sevenler Karagöl’e mutlaka uğramalı. Kuğulu Park İçerisinde bolca kuğu ve ördek görebileceğiniz bu park tam bir dinlenme alanı. Eğer çay içmek ve biraz dinlenmek istiyorsanız Kuğulu parkı tercih etmelisiniz. Ankara Resim ve Heykel Müzesi Eğer koleksiyonları seviyorsanız burası tam size göre. 1929 yılında inşa edilen 1980 yılında restore edilen bu müzenin içerisinde tablolar, şark salonu, konser ve tiyatro salonu gibi görmek isteyeceğiniz yapılara sahip. Ankara Kalesi Ankara’ya gelip, manzarasını görmeden gitmek istemeyenler, Ankara'da gezilecek yerler listesine bir yenisini daha eklemeli. Kaleden içeri girdiğiniz anda restore edilmiş evler karşılıyor sizi. Gezilmeye değer sokaklarıyla birlikte, elişlerini sergileyenler, hediyelik eşya satanları bolca görebilirsiniz. Fotoğraf makinenizi yanınıza almayı unutmayın.
Ankara'da gezilecek yerler  content media
0
0
39
gezibahcesi
10 Oca 2019
In İstanbul Gezileri
Topkapı Sarayı, Sultanahmet ve Kadırga arasında kalan bölgeye Cankurtaran adı verilir, çünkü bu akıntılı bölgede bir cankurtaran ekibi oluşturulması gerekli görülmüştür. Yüzyıl başından bu yana semt zenginlerin kendilerine ev bulmak için baktığı bir yer olmaktan çıkmıştı. Bu sayede, dokusu çok fazla bozulmadı. Son dönemde turizmin yaygınlaşması, bu işle ilgilenmek isteyen kişilerin de bazı turistlerin otantik görüntüleri betonarme monotonluklara tercih edebildiğini nihayet anlaması sonucu, birçok eski ahşap evin çok çirkin sayılmayacak şekilde restore edilip pansiyon haline getirildiğini görüyoruz. Şüphesiz arada birçok çirkinlik var, ama bunların boyu bosu çok fazla olmadığı için, zamanla onların yerine de genel karakteri bozmayacak mimaride yapılar yapılabilir. Bu arada, Dede Efendi'nin oturduğu bir ev de yakınlarda restore edilmiştir. Bu semtte birçok sokak adı, nedense, sakal ve bıyık adları taşır: Aksakal, Akbıyık, Kabasakal, Terbıyık gibi. Akbıyık Mescidi, mimari olarak fazla bir özel iğe sahip değildir, ama ilginç bir yanı vardır. Tarihi, suriçi İstanbul'da, kıbleye en yakın cami olduğu için, "imam ül mesacid" sıfatıyla anılırdı. Oldukça eski olan çifte hamamı zevksiz yeni yapılar arasında sıkışıp kalmıştır. Ahırkapı Meydanı sevimli bir alandır. Bir yanda, Türk sinemasının ünlü "kötü adam'larından Erol Taş'ın şirin kahvesi, öbür ucunda, ön duvarında suyu hâlâ akan bir çeşmesi de olan, herhalde gayrimüslim yapısı, dört katlı güzel bir taş bina vardır. Semte adını veren sur kapısına doğru giderken sağdaki bitişik on evlik akaret binaları yeni restore edildi. Kurtuluş Savaşı sırasında Anadolu'ya kaçırılan silâhların geçici olarak burada depolandığını öğreniyoruz. Akbıyık Meyda nı'ndaki meydan çeşmesi de ilginç (18. yüzyıldan).
Cankurtaran ve Akbıyık  content media
0
0
51
gezibahcesi
13 Ara 2018
In İstanbul Gezileri
Sarnıcın yeni düzenlenişine göre yeniden yeryüzüne çıktığınızda karşı blokta restore edilmiş bazı ahşap ve kagir sivil binalar görüyorsunuz. Bunlardan köşede olanı, yüzyıl başında Osmanlı devletini yöneten (ve savaşa sokan) İttihat ve Terakki triumvirasından Talat Paşa’nın konağı. I. Dünya Savaşı yenilgisiyle Türkiye'den kaçan ve Berlin'de bir Ermeni tarafından öldürülen paşanın konağında şimdi Uluslararası Belediyeler Birliği çalışıyor. Bunun ve eski YMCA, Yücel Dershanesi'nin hemen arkasında da eski Bizans kilisesi Ayia Maria ya da Teotokos Halkoprateia'nın yıkıntıları var. 532'de Ayasofya, Nika ihtilalinde hasar görünce Aya Maria bir süre patriklik kilisesi olarak kullanılmıştı. Daha önce yerinde bir havra vardı. Burası Yahudi bakır işçilerinin malı olduğu için kiliseye Halkoprateia adı verilmişti. İstanbul'un fethi sırasında harap olduğu tahmin edilen binanın kalıntılarına Lala Hayreddin tarafından bazı ekler yapılarak burası bir camiye dönüştürüldü. Ama günümüze bu haliyle de kalamadı. Şimdi bir yıkıntı olarak duruyor.Kilise kalıntılarını geçtikten sonra, dar bir sokağın öbür tarafındaki blokta,3. Ahmet'in kızı Zeynep Sultan'ın barok camisine geliyoruz. 1769'da yaptırılan caminin kubbesi tuhaf bir şekilde Bizans kubbelerini andırıyor. Caminin arkasındaki ilkokul da Zeynep Sultan'ın hayratı.Türbesi yıkıldığı için Zeynep Sultan şimdi caminin bodrumunda yatıyor. Ana cadde üstündeki rokoko sebil onunla ilgili değil; yaklaşık on yıl sonra I. Abdülhamit'in kendi türbesi ve külliyesinin bir parçası olarak yaptırdığı bu sebil, orada 4. Vakıf Han yapılır ve cadde genişlerken buraya taşınıp yeniden kurulmuştu. Caminin, caddenin karşı tarafında karşısına düşen taş ve tuğla bina ise bir medresedir. Soğukkuyu, ya da yaptıran Siyahi Kızlarağası Cafer Ağa'nın adıyla anılır. 1559'da, Kanuni Süleyman döneminde Sinan tarafından inşa edilmişti. Girişi arka taraftadır ve avlusu yüksekte kalır. Yapıldığı yerin inişli yokuşlu özelliği medresenin mimarisini de ilginçleştirmiştir. Yakın zamana kadar bazı yoksulların barınak olarak kullandığı bu güzel bina kısmi bir onarım gördü ve bazı bölümleri turistik ticari amaçlarla kulanılmaya başlandı; ama hakkının verildiğini,yani yeterince tanındığını söylemek güç.
Agia Maria ve Zeynep Sultan content media
0
0
21
gezibahcesi
06 Ara 2018
In İstanbul Gezileri
Antik çağda ve ortaçağda yapılmış bütün şehirler için kuşatılma tehlikesi vardı. Kuşatılmanın başlıca sorunları da, yiyecek ve içecek kaynaklarının tükenmesiydi. Roma ve Bizans imparatorları bu sorunu çözmek için şehri kurarken büyük yeraltı sarnıçları yaptırdılar. Bazilika Sarnıcı bunların en büyüğüdür. Üzerinde Ticaret Bazilikası bulunduğu için bu adı almıştır. 6. yüzyılda İustinianos'un öncelikle saray ihtiyaçlarını karşılamak üzere yaptırdığı sarnıç 140 x 70 metrekarelik bir alana yayılır. Yirmi sekizer sütunlu on iki sırada toplam 336 sütun vardır. Çoğu Korint üslubunun Bizans adaptasyonu olan başlıklara sahip olan bu sütunların bazılarında ince oyma süslemeler vardır ve balık sırtı tarzı çatıyı ayakta tutarlar. Sarnıç 80.000 metreküp su alabilir ama su düzeyi mevsimlere göre değişmiştir.Osmanlılar durgun sudan hoşlanmazlar, hele bunu içmeye hiç yanaşmazlardı.Bir kuşatma tehlikesi de yaşamadıkları için sarnıçlara ihtiyaçları olmadı. Hatta koca Yerebatan Sarnıcı’nın varlığı fetihten bir yüzyıl sonrasına kadar unutuldu (ama buralarda evi olanlar bodrumlarından aşağıya kova sarkıtıp su çekiyor ve hatta balık avlıyorlardı). Sarnıç yeniden bulunduğunda suyu saray bahçelerini sulamakta kulanıldı. Yakın zamana kadar Yerebatan'a küçük tahta bir merdivenle inilir, karanlıkta sarnıcın oldukça küçük bir kısmı görülürdü (daha önceleri de bir ufak sandalla gezilebiliyordu. Bu sandalı buraya bir İngiliz'in getirdiği söylenir). 1980'lerde sarnıç bütünüyle boşaltılıp restore edildi, her tarafını gezebilmek için beton yollar yapıldı. Böylece Yerebatan, sütunlarının olağanüstü perspektifleriyle etkileyici bir mekân haline geldi. Bu arada, sütunlara kaide olarak kullanılmış iki Gorgon başı kabartması ortaya çıktı (Hıristiyanların bu pagan kalıntıyı ebediyen su altında gizlemeyi amaçladıkları anlaşılıyor). James Bond 1960 yapımı filminden kareler .
Yerebatan Sarnıcı  content media
0
0
13